22 Haziran 2013

back to the saim

Yazara sormuşlar, iki yıla yakın süredir neden bloga yazmadın? Trajedi bitince komedi de bitiverdi belki. Ekrem ve etrafındaki üniversite gençliğinin dramı azaldıkça akmaz oldu kelimeler. Misal Murtaza. Evet hala bahis dünyasında belki ama yaklaşık 1 senedir başarıyla, şantiyelerde gözde mühendis olarak boy göstermekte. Bu adamın nesi komik ki artık. Legal ve illegal yollardan eline yaklaşık 2500 tl geçmekte. Kira vermez, birşey yapmaz. Adana'nın en lüks mekanlarında cirit atan bu adamın bir zamanlar atari salonlarında varını yogunu harcadıgına kim inanır? Genco bu sene mezun oldu. Adam 6 aydır aglıyor, mezun olunca iş bulamayacagım diye. Daha diplomayı almadan iş teklifleri yağmaya başladı. Son iki senenin yılbaşısı da sakin geçti zaten. Saim desen... Çok değişti çok. Ana karakterimdi, gram malzeme çıkmıyor şimdi. Bendeniz de 18 yıllık eğitim hayatımı bu yaz itibari ile noktaladım. Bugün saimin sevgilisine mezun oldum sonunda dedim, sen naptın mezun oldun mu diye sordum, ben olmuştum zaten dedi. Ben de biliyordum aslında ama bu mezuniyet böyle bir şey, sanki senden başka kimse mezun olmamış, bu sevinci yaşamamış, ya da tekrar tekrar yaşamalıymış gibi hissettiriyor insanı. Mehveş desen başarılı bir iş kadını oldu. İlgen hala aynı kafada ama onla ilgili de yazasım gelmiyor. Bu süreçte haklı nefretimi kazanan bir ys mercan oldu hayatımda. Bu prim düşkünü insanla ilgili bir iki kelam etmek isterim. Önce sempatik görünür gözüne, bağlaması olsun gitarı olsun giriverir insanın gönlüne. Küfür etmez, yumuşak yumuşak konuşur (Gören adam sanır yani... Tamam biraz ağır oldu ama bu blogda yer almak öyle kolay değil mercan bey). Ama pis pis de huyları vardır zamanla tanırsın. Paraya düşkündür, 1 canlı yardım alırım 0,000136 kuruşumu cebime atarım diye düşünür kafasında. O esnada sohbet etmek istersin, dinlemez. Ayrıca millet anasını bacısını sokağa salamıyor bunun yüzünden. Dedeciğimiz var, onla ilgili bir iki şey söyleyim diyorum, adam yaşlı sonuçta. Blogda yaşlı esprilerine yer vermeye niyetli değilim. Artık herkesin elinde akıllı telefon, whatsapp larda gruplar kurulmuş, komikli paylaşımlar gırla dönerken, blog okuyan da kalmadı bu devirde. Blogun formatını biraz değiştirip, gezelim görelim tadında bir şeyler yazmaya karar verdim sonunda. Haftaya Avrupa seyahatimden sonra görmüş geçirmiş, modernleşen dünyada yalnız kalmış Avrupa insanının dramı üzerine yazılar yazmakla başlayacağım.

4 Ekim 2011

bienal cezam

Şu an bienalde sanatsever bi teyze var yanımda. Bi resme bakıyordum, yanıma yaklaşmış sinsice. Tek başına gelmiş belli. “Diken diken ediyor tüyleri değil mi?” diye sordu. İsteksizce, biraz da sohbeti devam ettirmek istemediğimi hissettirecek şekilde “bilmem” dedim. “Bak bak vallahi nasıl da ürpertti” diye kolunu yüzüme değecek şekilde uzattı. “Evet gördüm” dememe fırsat vermeden anlatmaya koyuldu. Kaçmanın bir anlamı yoktu ki! Zaten halsizdim, burnum koku almıyordu, sağ gözüm arpacıklıydı ve cezam yeni başlamıştı.. Kaderime boyun eğdim, ses çıkarmadan dinlemeye başladım kadını. Anlattıkça anlatıyordu sanki daha önce hiç bi başkasıyla konuşmamış gibi (böyle teyzeleri bilirsiniz). Resimle başladığı sohbeti günlük yaşantısında yaşadığı sıkıntılara taşıdı. “Çok fazla gezip dolaşamıyorum, romatizmam var benim” dedi bir yandan eğilmiş dizlerini ovuşturuyordu. “Gel şurada azcık soluklanalım” diyerek çantamdan çekiştirdi ve beni bienalin içindeki geniş kare bir odaya sürükledi. Daha 3-4 saat önce “onunla” oturduğumuz yerde şimdi teyzeyle oturuyorduk. Hüzün dolmuştu içim, her yanımı buram buram kaplamıştı. Oturduğumuz yer, bu kare odanın bir kenarı boyunca uzanan tahta bir banktı. Önümüzde odanın köşegeni boyunca uzanan ekranda bir stadyumdan görüntüler vardı. Bomboş bir stad, kamera stadın içinde öylece kendi etrafında dönüyor, boş tribünleri, sahayı gösteriyor yumuşak bir müzik odayı kaplıyordu. “Oğlum çok sever maçları, beni de götürmüştü bir gün. Bir küfür ettim, bir rahatladım ki sorma” dedi. Sormadım.. Çantamı kurcalarken “onun” kendi eliyle yaptığı reçelin kavanozunun yanımda olduğunu fark ettim. (çilek reçeli- limited edition, homemade)Teyze anlatırken kapağı açtım parmaklamaya başladım reçeli. İçimdeki hüznü biraz olsun dağıtmıştı, iyi hissetmeye başlamıştım ki kavanoza giren diğer parmağı görünce irkildim. Birkaç saniye hareketsiz, parmağı takip ettim. Parmağı ağzına götürüp, reçeli yaladığında teyzenin suratındaki o hoşnut ifade bana o an nerde ve kimle olduğumu hatırlattı. Bienal cezam kaldığı yerden devam ediyordu..

5 Nisan 2011

mehveş ile ilgen

Uyuyamadım bir sağa döndüm, bir sola döndüm, nasıl üzüldüm bilemezsin.. dedim bari aklıma bir şeyler gelmişken yazayım zaman aksın geçsin, saatler ilerlesin sabaha uyanmam daha da zorlaşsın. neyse fazla uzatmadan yazının kahramanlarına geçeyim.. ilgen, 1.50 den biraz hallice (uzun), boy kompleksi olmayan, tıp alanında kendine kariyer edinmeyi seçmiş, öğrencilik hayatı devam eden, tatlı mı tatlı, kedi canlı bir arkadaş. Mehveş ise boy olarak ilgen'e göre biraz daha standartları tutturabilmiş, öğrenciliğini sürdürdüğü işletme fakültesinin elit yaşantısına adapte olmakta zorlanan, end müh adayı, önceden oportunist çocugun sevglisi olarak bildiğiniz, yine kedi canlı başka bir arkadaş. hayatımızda önemli bir yere sahip (ortamdaki kız nüfusunun yaklaşık %66.67 sini oluşturan) bu ikiliden ilgen, son zamanlarda merak saldığı insan psikolojisini daha yakından tanımak için canım dediği sevgili arkadaşları yani bizler üzerinde bir takım çalışmalara koyuldu. çiftlere sağladığı çift terapisi hizmeti ile bu gruba mensup insanların davranışlarını inceleyip,kendince yorumlar getirerek onlara yol gösterirken, çift olmayı başaramamış arkadaşlarına ise daha farklı yaklaşımlarda bulunarak, bir yandan onların bu büyülü dünyada nasıl bir birey davranışı göstereceği üzerine analizler yapıyor,diğer yandan ise yarattığı hayali karakterlerin bu garipler(ben) üzerindeki etkilerini gözlemliyordu. mfl kuşçularından, age of oyuncusu i.s.s ile uzun zamandır haşır neşir olduğundan, yalan onun için bir yaşam stili haline gelmişti ve özellikle benimle muhattap olurken, gözünü kırpmadan söylediği yalanlar, beni hayretler içinde bırakmaya kafi geliyordu. odam için aldığı posterle gönüllerde taht kurmayı başaran ilgen, bensiz düzenlediği arkadaş toplantılarıyla ise kalbimi yaralamış, ancak birkaç başka posterle (o da belki)düzelecek yaralara sebep olmuştu. Mehveş ise ortamdaki erkek hegemonyası sebebiyle poker gecelerine katılmaya başlamıştı. Oyun sırasında hakim olamadığı heyecanı onu usta pokercilerin yanında zor duruma düşürse de şansı sayesinde poker night ların aranan ismi oluvermişti. counter-strike konusunda da giderek uzmanlaşan, age of içinse daha epey ekmek yemesi gerektiği her halinden belli olan bu ebru gündeş fanatiği arkadaş, cast çı kuzeni sayesinde sanat camiasından son haberleri anında bize aktarıyordu. kim, kiminle, nerde, nasıl gibi haberlerin yanında, yakinen tanıdığı birçok ünlüyü, tasvirleri ve hikayeleriyle bizim için ete kemiğe büründürüyordu. Henüz bir posterini görmemiş olsam da ilgen kadar çok sevdiğim mehveş'in daha sade, yalansız, mühendislik etiğine uygun bir karakteri olduğunu belirtirken, onun için bir saplantı haline dönüşmüş olan ebru gündeş hayranlığını da kaygıyla takip ettiğimi belirtmeden geçemeyeceğim.
Kızlar en yakın zamanda birer posterle bekliyorum :) (ayrıca bu gülüşü şu şekilde yaptım efekte tıklamadan sakın geçmeyin!)
http://www.youtube.com/watch?v=HyHSLP281CM

5 Şubat 2011

yumurta işine girdik

Her şey darius vassell in bloguyla başlamıştı aslında.. Tüm bu şuursuz blog fikrinin mimarı darius tur önce onu söyleyeyim. Aradan geçen bir seneden fazla bir zamana baktığında hayatımda hiçbir değişiklik olmadığını rahatça görebilirsin. Misal geçen sene görüştük diyelim, sonra çok istediğimiz halde bir sene görüşemedik ve gelip baktığında beni aynı halde bulabileceğini sana garanti ediyorum. En fazla bir iki cümlelik farklılıktır sana anlatabileceğim. (İnsan defne joy foster in öldüğünü duyunca hiç ilgisi olmasa bile bi garip hissediyor). Bugün akşam 5 gibi uyandım, sonra bir ekmeğin onda biri kadar bir kısmı kaşarla doldurup yedim. 2-3 saat fm oynadım sonra akşam yemeği sonra sultan sülüman sonra yine fm derken sezgin in gece 1 e gelirken attığı mesajla üstümü giyinip dünyanın en güvenilir yerinde 2 bira içmeye çıktım. 2 bira+matrax+ayten abla, üstüne maziye özlem, anılar derken uzun zamandır içimde olduğu halde elimin gitmediği bloga yazı olayına girerken buluverdim kendimi. Bu arada şunu da belirteyim, totalde 11 oyun kullanıldığı dans hocası saim anketi hacker lerin saldırsına uğramış sanıyorum. Eve girmeden önce mesajını aldığım, alkol sınırı sebebiyle arabayla gidip alamadığımız, yine akşam 5 te uyanan murtaza nın da kafasının bişelere bozuk olduğundan haberdarım. İnsanların 3000 küsür lira maaşla mezun olur olmaz aselsan da işe başladığı bir dünyada ne kadar boş bir hayat yaşıyoruz değil mi murtaza? Sömestırımı geçirmek için geldiğim adana da murtazayla, geçen hafta gizemlinin yeni mekanında takılırken baran a gidip artık onu bile yapmayı beceremediğimiz efkarlanma olayına girmek istedik. Derken murtaza nın bahis yapacağı tuttu iddia bayi ne girdik, sonra aklımıza dart oynamak düştü ve gökkuşağına giriş yaptık. Girdiğimiz anda metale çarpan jeton sesleriyle irkildik, las vegas taki şu üçünü aynı getirince para yağdıran makinelerin benzeri, çocukları resmen bu yaşta kumara alıştıran bir aletin önünde kazandığı jetonları “poşet” e dolduran genci gördük. “nasıl yağdırmıştı onca jetonu?” ordan aldığı jetonlarla yine kumar dozu yüksek başka bir makinede jeton yağdırmaya devam ediyordu ve gördüklerimiz bizi hayretler içinde bırakmıştı. Adam kazanıyordu. Abi nası oluyor bu iş diye sorduk tabi makul bi yanıt alamadık. Adamın oynadığı ilk makinenin mantığı basitti. Bir takım şekillerin aynı gelmesi gerekiyordu fakat ikinci makine bize çok uzaktı. Adam sürekli jeton atıyor, 20 atıyorsa 100 tanesi önündeki hazneye doluyordu. Hemen orda üstümdeki bi iki lira bozuk paraya aldığım jetonları mantığını bildiğim makinede heba ettim ve aşağı dart ı sormaya indik. Bizim evin orda dart ı adam başı bir jetondan oynuyorduk burada adam başı iki jeton olduğunu duyunca bize ağır geldi. Kumarbazlık damarımız da kabarmıştı aldığımız jetonları o bildiğimiz makinede hiç ederken, ucunda alacağımız oyun jetonu olduğu halde hayata karşı oynarmış gibi kumar oynarken bulduk kendimizi. Bu arada bir başka kumar oyunu yumurtayla tanıştık. Mekan çocuklar eğlensin diye yapılmıştı ama vegas tan bir farkı yoktu. Her yerde kumar kokan makineler vardı ve artık aklımız tamamen başımızdan uçup gitmişti. Yumurtanın mantığı da basitti. 6-7 tane hayvan var, bazılarının gelme şansı yüksek ama kazandıracağı jeton az, bazılarının da gelme şansı az ama getirisi bol. bir jetonla bir hayvan seçebiliyorsun ve sen bahisi yaptıktan sonra açılan 3 yumurtadan seçtiğin hayvanlar çıkarsa metale vuran jeton sesinin duyuyorsun. Tabi şerefsiz iskeletor çıkarsa hayvanı bilsen bile jeton kazanamıyorsun. Yumurta ve slot makinelerinde yitirilen jetonların yanında mantığını çok sonradan anlayacağımız diğer bir makide tüm mal varlığımızı kaybettik fakat rahatlamış değildik. Orada geçen yaklaşık 45 dk da 50 lira civarı bir parayı oraya gömüp çıktık. Yani iki yumurtayla 50 lik olduk ağuaoyim. O kadar mali sıkıntının içinde, zarfın içinde 10 milyar varmışcasına yaptığımız bu hareketi kendime açıklayabilmeyi çok isterdim. resmen pırıl pırıl bir nehir görmüştük ve ihtişamına aldanıp suya girdik ama boğulduk. Boğulacağımızı da biliyorduk zaten ama işte nehir, ihtişam.. 1000 tane jeton kazansak ne olacaktı gibi makul soruların da aklımızın bir köşesinde olduğunu ve toplumda korkulan, akli dengesi bozuk kişilerden olmadığımızı da belirtmek isterim.
- Abi merhaba. Bizim 50 lira kadar bir paramız var. 45 dk içinde bu parayı burada bırakıp çıkmak istiyoruz, yardımcı olur musunuz?
- Tabi hemen yardımcı olayım. Lütfen sizi şöyle alalım..
Sonra Kızılderililer kötü kollayacaksın götü. Yok öyle bir şey! Yeni kısa filmini çeken kardeşimi de azminden dolayı tebrik etmek isterim..

2 Eylül 2010

ensem


maddi imkansızlıklar ve traş sonrası sendromu sebebiyle kestiremediğim saçlarım ve özellikle "ense" diye tabir ettiğimiz kısım kontrolümden tamamen çıkmıştı. ne yaparsam yapayım başına buyruk davranan ensem, cristiano ronaldo'nun bile hayranlık duyacağı bir sembol haline gelmişti ve kişiliğimin önüne geçmekte kararlı gözüküyordu. ensemin doğuşuna ve gelişmesine indiğimizde orada eski mahallemizdeki "sıklamen erkek kuaförü" nü görmek mümkündü. sıklamen deyince aklıma "alabulus, at yarışı, sigara kokan eller(o iki parmağı koklamamın bilinçaltındaki sebebidir belki!), boyumuz kısa geldiğinden kolların üzerine konularak istenilen seviyeye gelmemizi sağlayan dikdörtgen tahta parçası ve ustura" geliyordu. sıklamen deki berber abilerin, 5-6 yaşındaki bizlerin tüy bitmemiş enselerini kararlı bir şekilde kazımaları onları enselerimizin gepetto'su yapmıştı. geçen günkü yunanistan türkiye basket maçında gördüğüm yunan basketçi spanoulis de bizimle aynı dertten muzdarip görünüyordu. saçı kısa olsa da, yunan sıklamenler sayesinde sakalı enseyle acımasızca birleşmişti ve spanoulis in bu durumdan duyduğu derin hüznü bir sıklamenzede olarak hemen görmüştüm. eski mahallemden arkadaşlarımı simaen hatırlamasam bile enseen hatırlayacağımdan çok emindim. ensemin daha fazla kontrolü ele almasına izin veremezdim. otobüsten inip memlekete ayak bastım, sıcaktan kavrulan çukurova topraklarını öptüm ve berberimin yolunu tuttum. "yaşam erkek kuaförü" nde de artık yavaş yavaş tarihe karışan sıklamen etkileri görülmüyor değildi. sıklamen tarzı yetiştirilmelerinden olsa gerek, bu baskıyı üzerlerinden atmakta zorlanıyorlardı. jiletle mi alayım abi sorusu, sıklamenlere hürmetten sorulmamazlık edilmiyordu. kendimi emanet ettiğim kalfa bir sıklamen taraftarı olmadığımı anlayınca da benle koyu bir ustura-ense muhabbetine girişti. karşılık da bulunca sıklamencilere ağza alınmayacak küfürler savurmaya başlayıverdi. o küfürleri savururken aynadaki yansımama dalıvermiştim. ensemden kurtulamanın vücudumdaki olumlu etkilerini hissetmeye başlamıştım. suratıma kan gelmişti şerefsizim. kalfa da sıklamenlere saydırmanın rahatlığından olsa gerek nur topu gibi bir saç traşı verdi bana. ilk kez traş sonrası saç tatmini yaşıyordum. huzur dolmuştum..

17 Temmuz 2010

yavuz apt. no:5

gezilen sayısız ev, gidilen onlarca emlakçı sonunda berker, genco ve ekrem cıkacakları evi nihayet bulmuştu. "ucuzdur, kesin problemi vardır" diye önceden bulunan kotlu evi beğenmeyen berker, daha pahalı olduğu için problemsiz olarak gördüğü bu hafif kotlu evi kendisi için bir aşk yuvası olarak kabullenmiş ve venüs, serena kardeşlerin üst katı olan evin tutulması için onay vermişti. odaların paylaşımı pek şaibeli bir kurayla belirlenmiş, sonradan "vallahi içi bomboş en kötü benim odam oldu" diyeceği büyük odayı almak için sevdiceği sertab'ı da kulis çalışmaları için görevlendiren genco amacına ulaşmış, kafa döndüren beşgen oda berkere giderken, ekrem'e genco'ya komşu olan mütevazı oda çıkmıştı.. eşya taşıma sırasında performanslarını beğenmediği bu zamane gençlerine kızgın olan, üstü açık kamyonetle istanbul trafiğinin altını üstüne getiren sürücü bünyamin, kamyonetin üstünde bağlanmamış durumda olan eşyaları vücutlarını siper ederek tutmaya çalışan, her an kamyonetten eşyalarla birlikte yuvarlanma riski olan bu üçlüyü daşlara vurmaya adeta yemin etmişti. sürücü bünyaminin tüm çabalarına rağmen beşiktaş-gülbağ arası bu zorlu yolculugu sağ sağlim atlatan üçlü, yerleşim tamamlandıktan sonra "ekstra lüks" evlerinde orjinal bambu koltukların tadını çıkarmaya koyulmuştu. berker'in dogum günü münasebeti ile ilk home-party konseptli organizasyonlarını içinde oportunist cocuk ve sevgilisi, "bir arkadaş", "bu mu lan yenge sertab", eski kuşçu yeni metres ve sığırlanmanın mucidi gibi isimlerin oldugu pek de seçkin olmayan bir topluluga vermişlerdi. içilen rakı ve biralar ve hoş sohbetle herkesin kafası güzel olmuştu. gece, yaklaşık 3 saat süren, organizasyonun odak noktası olmayı hakeden dogum günü cocugu berker'in "son yılın best friendleri ödül töreni" ve takdire şayan sunuculuk performansı ile son bulurken, berker'in geleceğe yönelik yatırımları yüzünden sıralamada ilk 3 e giremeyen ekrem, ödül töreni salonunda alkolun etkisiyle sızmış, ilk 3 e sevdiceği sertab'ı sokmayı başaran genco ise geceyi yine mutlu noktalamıştı..

25 Mayıs 2010

cause: murtaza effect: timsah












olağan yaşantısındaki şanssızlığı bahis dünyasında da fırtınalara sebep olan murtaza o gün bu kadar büyük bir sikendala sebep olacağından habersizdi.. daha önceden bahis dünyasında paraları acımadan yatırdığı takımlara adeta lanetini bulaştırmış, rusyanın dünya kupasına gidememesinin tek sebebi olduğunu rus mafyasından saklamayı başarmıştı. dünya kupası öncesi murtazanın bankosu rusya son maçta dünya kupası biletini elinden kaçırmış, otoriteler ise şaşkın bu sonuca anlam verememişti.. kim ne derse desin tek sebep murtaza nın lanetiydi ve bunu bilen yakın dostları dışında kimse olmamıştı.. türkiye liginde tarihler şampiyonu belirleyecek son maçın olduğu güne geldiğinde murtaza yine bahis dünyasına yüklü bir miktar para yatırmış ve son maçını kazanıp şampiyon olacak diye düşündüğü feneri banko görmüştü. maçlar başladığında murtaza, fenerin erken golüyle haklı gururunu yaşamaya koyuluyor art arda gelen pozisyonlar herkeste maç farka gidiyor izlenimi uyandırıyordu..trabzon un attığı beraberlik golü bile kimseyi endişeye düşürmemiş, herkes kutlamaların başlayacağı saati beklemeye koyulmuştu.. kaçan goller , girilen pozisyonlar acıdan kavrulacağından habersiz milyonların umutlarını taze tutuyor fakat dakikalar geçtikçe beklenen gol bir türlü gelmiyordu.kimse murtazanın lanetinin ne denli kuvvetli olabileceğini bilmiyordu. bursa ise evinde 2-0 öne geçtiği maçı rahat bir şekilde götürüyor beşiktaşın 80 lerde attıgı gol, evinde golü bulamayan ve artık endişe duymaya başlayan fenerli taraftarları sevindiriyordu..4 dakikalık uzatma bölümünde stadda yapılan anonsla bursanın gol yediği haberini alan fenerli futbolcular, artık zaman geçirmeye, sahada ukemiler atmaya, taraftarlar ise tribünlerde şampiyonluğu kutlamaya ve yavaştan timsah a girmeye hazırlanıyordu. ekremin çalıştığı mekanın önünde bursanın gol yediği haberini alan bir sokak dolusu fenerli çılgınlar gibi sevinirken, telefona sarılan ekrem ise bu golü teyit ettirmeye çalışıyordu.. 2-3 dakika süren şampiyonluk sevinci maçın bitmesiyle farklı bir boyut kazanmış, sahaya giren taraftar şuursuzca timsah a girerken, omuzlara alınan futbolcular tarihin en büyük göt oluşlarından birinin gelişinden habersiz sevince boğulmuştu. olayın anlaşılmasıyla bilincini kaybeden insanlar ın feryatları, bayılan futbolcular, timsah a girip hazırlıksız yakalanlar arasında ekrem e murtaza dan gelen mesaj olayların sebebini ortaya koymaya yetiyordu. " hiç param kalmadı ama mutluyum.."

29 Nisan 2010

very special person.. murtaza..


6 kilo 246 gram doğmuştu murtaza 88 yılının nisan ayında.. ebesi poposunu şaplakladıktan sonra "böyüğh adam olacağ bu cocuk" demişti ve yanılmıştı.. afacanlıklarla dolu cocukluk yıllarında mahallenin hınzır bir o kadar da çakal bacaksızı murtaza ele avuca sığmıyor, mahallede kırılmadık cam, dövülmedik cocuk bırakmıyordu.. ağza alınmayacak küfürleri hiç çekinmeden savuruyor,bazen dal daşşak mahallede hic cekinmeden geziniyor, görenlere büyümüş de küçülmüş dedirtiyordu.. zamanla okula baslayıp durulma evresine giren murtaza atari oyunlarına merak salmıştı.. evinin yakınlarındaki gökkuşagı adlı atari salonunda günlerini öldürüyor, önceden mahalle cocuklarını dövmekte kullandıgı gücü, mustapha, street hoop gibi oyunları oynarken makineyi hırpalamakta kullanıyordu.. atari oyunlarındaki basarısını görenler onu ginyıs olarak kabul etmiş, tek jetonla getirilen oyun sonları namının yürümesine vesile olmuştu.. yaş ilerledikçe bisiklet, kürek, yelken gibi sporlara da merak salan murtaza hic birinde dikiş tutturamamış, atari deki başarısını mumla ararken spor olarak futbolda karar kılmıştı.. stil itibariyle ailton a benzetilen murtaza kilo problemi sebebiyle de bu sporda da vasatı aşamamıştı.. hayata hızlı bir giriş yapan,yaş ilerledikçe hızını kaybeden murtaza lise yıllarında da tiyatroya merak salmıştı.. gogol'un defteri adlı oyunda canlandırdığı karakterle tiyatora cevreleri tarafından süresiz men cezası almış, bu heves de başlamadan kursagında kalmıştı.. lisede aynı dönemlerde rakıyla tanışmıştı.. dünya üzerinde rakının hakkını en iyi veren insanlardan biri olma özelliği onu gözümüzde yüceltmiş, bircoklarını kıskandıracak şekilde rakıyla özel bir bağ kurmuştu. bu dalgalanıp durulan yağız delikanlıyı ağlatan tek şeydi rakı. şaşkın ların banyosundaki o goruntu hic aklımdan cıkmaz.. zamanla rakıyla da arasındaki bağ kaybolmuş, rakı kokusuna tahammül edemez bir insan olmustu.. lise bitirilip üniversite yılları baslayınca da ızdırap doruga ulasmıstı.. o dal daşşak ortalarda gezen hınzırdan geriye eser kalmamıştı. arada gönülsüzce niyetleniyor ama yaşının de verdiği ağırlıkla kendini tutuyordu.. o düşünülmeden yapılan çılgınlıkların adamıydım lan ben diye de arada icerliyordu..
bugun 22 sini bitiren ve 23 unden gün alan murtaza su an ne yapıyor bilinmez, hangi şişelerin dibinde geziyor o da bilinmez ya da hangi maçlara oynasam diye düşünüyor tam muamma ama onu harbi seven 2 eleman genco ve ekrem, 521 in soguk ve acımasız karanlıgında onun şahane olmasa da idare eden edeleli kollarının, gıdısının, mahallelilerden sakınmadığı hazinesinin beyinlerindeki anlık yansımalarıyla uykuya hazırlanıyordı..
iyi ki doğdun şampiyon :)

17 Nisan 2010

sarhoşlar

ben diyorum benim ilk itirafım sertab (kod adı) ı seviyorum diyordu genco.. benim itirafım ise allahtan belamı mı istiyorum dedi berker.. yalnızlık cok kötü.. su an cok duygulandıgım icin sadece duygularımı yasamak istiyorum diyordu yanıbasımda uzanırken yalnızlıga.. hep yanlış insanların pesinden kostuk hep hep, genco'nun konusmasına izin vermeden art arda sıralarken itirafları.. itiraf sayılır mıydı ki oysa(buraya uymadı oysa) artık iclerinde tutulamayan bu çığlıklar.. "biz su an bu yataktayız ya, uykuyla uyanıklık arası.. bu yatak fonksiyon biz de parametresiyiz diyordu genc muhendis adayı berker.. ben pek yapamıyorum ya dedi genco çekingen bir duygusallıkla.. yakarıyordu.. "acaba o da beni seviyor mu? soyle seviyor mu?" her ne kadar bir idol olsa da ekrem ve murtaza icin, caresiz sorguluyordu bu acımasız sevdayı su an dizlerinde yatarken ekrem'in.. ekrem hic bu kadar aciz görmediği arkadasını şaşkınlıkla bagrına sabitlemiş "kardeşin duymaz el oğlu duyar'ı" dinlerken murtaza'nın ne yaptıgını düşünüyordu.. naber kanks? sarhoş oldular:) beni sorsan cok agırım ton ton.. sınava soksan on alırım on on.. hic aramıyon.. staj olayına genco yu gunde bir kere arayan murtaza ekrem i unutmus, onu her zaman oldugu gibi kendi dünyasına itmişti.. yazan benim lan istedigimi solerim :) lan bizim evin ordaki parkta icmistik senle lisede bi kere.. vodka icmistik, o gelio aklıma ne kadar zaman gecmis.. kafam çok iyi su an..

11 Nisan 2010

saim'in son hayal kırıklığı

saim'in hayatındaki büyük değişiklikler, bazen (onun dahi) üstesinden gelemediği travmalara sebep oluyordu..artık sürekli kazanmaya alışan saim, sürekli kaybettiği dönemlerin açtığı yaralar yüzünden mi yoksa dipsiz bir kuyuya dönüşen egosu yüzünden mi bilinmez o gece belki de son kez kaybediyordu.. yaşadığı travmaları saim'e yakışır bir şekilde etkisiz hale getirebilmiş, o geceye kadar hiç bir şekilde parıltılı yaşantısına zarar verecek olayların meydana gelmesine izin vermemiş olan saim son hatasını belki de alkolün kendisini ele geçirmesi yüzünden yapıyordu.. daha önceden gözüne kestirdiği kızı o gece gidilecek partide kendisine hayran bırakmayı ve o gece yeni bir ilişkiye yelken açmayı planlamış olan saim in dehası, belki hırsına yenik düşüyor ve dikkatini çeken bir başka kızı da aradan çıkarmanın hesapları içine düşüyordu.(ortama girmeden önce içtiği sayısız viskiyi özellikle vurgulayıp,yazı sonunda hayır o bu hatayı yapmaz diyeceklere de not düşüyorum). saim o gece iki kızın da kalbini kazanmanın hesaplarını yapmış ve riskli olmasına karşın bunu kendi için mümkün görmüştü.. yılan gibi sinsice iki kızla da flört ediyor ve onların haberleri olmadan kafasına koyduğu yolda ilerliyordu..gözüne yeni kestirdiği kız da belli ki ondan etkilenmiş etrafından ayrılmıyor, bu ikili saim'in spontane bir şekilde tayin ettiği diğer kızın görmeyeceği yerlerde çılgıncasına dans ediyor ve saim'in planı "tıkır tıkır" işliyordu.. tablo cok açık şekilde saim in zafere ulaşacağını gösteriyordu ve saim biraz da zafer sarhoşluğuyla o gece gözüne kestirdiği kızın da aynı planlar içinde olduğunu gözden kacırmıştı.. kız kendini bir yandan saim in güven dolu edeleli kollarına bırakırken diğer yandan saim in ilk gözağrısına koştuğu anlarda mekandaki "çirkin kral" lakaplı çocukla takılıyordu.. kız da işinde en az saim kadar usta bir sinsilikte çalışıyor saim'in kıskançlıktan kuduran arkadasları dahil kimse olaylardan en ufak bir şüphe duymuyordu.. saim ilkgözagrısına açılma planını bir süreliğine erteleyip bu sinsi kızla daha çok takılmak isterken de ölümcül bir hata yapıyor,(her ne kadar inkar etse de) ilkgözağrısı onları sarmaş dolaş dans ederken görüp bozuntuya vermeden mekandan ayrılıyordu.. işte o anda bir darbe de çirkin kraldan geliyordu. saim'in kızı bir anlıgına bırakmasından faydalanan çirkin kral kızın dudaklarına yapışıp onu öpücüğe boğarken saim'in yüzünde görülen ifade o gece hayatında son kez yaşanıyor ve mekandaki herkes dans hocası saim'in son hayal kırıklığına şahit oluyordu.. saim ava giderken avlanıyordu..

19 Mart 2010

ekrem the masochist


22 sinde orta yaş krizine giren ekrem o gece kendine cok kızgındı..hergun aynanın karşısında "hayatının en büyük başyapıtını" gördükçe kendini daşlara vurası geliyor, murtazanın önerdiği "büyük kabulleniş" duygusuna kapılıp boğulmak istiyordu.. alkolden gün geçtikçe daha çabuk etkilenmesini göz önünde bulundurarak 4 ellilikle alkol komasına girer miyim acaba diye düşünürken, nasıl böyle bir sığıra dönüştüğünü düşünmekten kendini alıkoyamıyordu. günlerini sığırla, çikülat , çıtır çerezle geçiştiren ekrem kısa yoldan şöhret olmanın planlarını da yapmayı ihmal etmiyordu.. kenan imirzalıoglu misali bir küllerinden doğuş hikayesinin hayallerini kurup, internette bir cast ajansına en güzel cıktığı 5 resimi göndererek cevap beklemeye koyulmuş, herhangi bir yanıt alamaması ise yıkılan umutlarına bir tuğla daha eklemişti. hayat onun icin adeta "bir tuğla da siz koyun" kampanyasına dönüşmüş,evrenin tüm ögeleri büyük bir şevkle ekremin "yıkılan umutlar duvarına" bir tuğla da kendileri koymak icin sıraya girmişti.. "mutsuzum bari zengin olayım, aşkta kaybediyorum, kumarda kazanayim, blogum var meşhur olayım" gibi sığ düşünceler ekrem i dört bir yandan kuşatmış, uzun yıllar kullanmadığı beyni iyicene paslanmıştı.. hayatta bir kapı kapanırken acıan diger kapılar ekrem e hic acılmıyor, hatta ucundan dahi göstertmiyordu.. oda arkadaşı berker in umut dolu saf dünyasına baktıkca eski masum hallerini hatırlıyor, kalan son paket ermeni winstonu cigerlerine büyük bir hınçla cekiyordu..

6 Mart 2010

bir dostun itirafları..


ne soyleyim abi diyordu mahsun delikanlı.. "cok uyardık, cok uyardık kimse dinlemedi.. varsa yoksa sığırlanalım hacım.. ben dediğimden bu yana 3 sene geçti.. hazırlıkta gittiğim kulube su ana kadar fahri baskan olmam gerekirken, tanışma toplantılarına gidip sığır sığır oturmak beni üzüyor.. eses taraftarı arkadaşın eksik kalmayalım diye katıldığı bu toplantılar sinema ruhuna adeta darbe vuruyor bu en cok da benim zoruma gidiyor.. bir yere gidilecekse hooop hep beraber gidelim hacım, aşık olunacaksa hooop hep beraber aşık olalım.. ama böyle olmaazz.. biz istiyoruz ki herkesin kendi bir dünyası olsun, kendi ilgi alanları olsun yookk. ben isterim ki inşaatın futbol takımında sağ acık oynayım, efendime soyleyim sol acık oynayim ama öyle olmaz ki.." bir tek sizin iddia olayına olayına özenmedim dostum diyordu dertli genç.. eses fanı arkadasını kurtardığı at yarışı batagından bahsederken simdi onu tekrar o batağa gönderebilsem diye düşünüp sızlanıyor ona da gideyim bunu da yapayım diyen arkadaşını acık acık kıskandığını itiraf ediyordu.." bu sene iyiyim herşeye rağmen, umutlarım var aşklarım var" diyordu. kız arkadaşını adanaya götürüp davullu zurnalı merasim yapma planları kurarken annesinin adağından bahsedişinde gözleri doluyordu.. abisinin kazanovalığından yakınırken abisinin yakın arkadaşı ahmedova da sitemde bulunuyordu.. babasıyla arasının neden limoni oldugunun yazılmasını istemeyen dertli delikanlı cocuklugundan kalan baba özlemini açıkca ortaya koyuyor, annesinin sadece derslere yogunlasmasını isteyen feryatlarını duydukca kendinden gectigini itiraf ediyordu.. her şeye rağmen bende insanım diyerek röportaja son noktayı koyuyor cebine koyduğu peçetelerle gözyaşlarını silerek bulustugumuz mekandan ayrılıyordu..

5 Mart 2010

madalyonun iki yüzü


akdeniz ikliminin bağrı yanık 3 delikanlısından ekrem ve murtazanın (önceden de bahsettiğim) "born to lose" felsefesiyle örtüşen yaşantılarının aksine, genco "live to win" sloganını hayatına yansıtmayı başarmış ve yakın arkadaşlarının arasından sıyrılmıştı.. single kalma fobisi olan genco ergenliğe adımını attıgından beri çift boğaz yaşam tarzını sürdürmüş, yürümeyen ilişkilerinin ardından ise kısa zamanda yeni hedefleri saptayarak zaman kaybına tahammülsüz bir şekilde bu yaşantıya devam etmişti..yalnız olduğu dönemlerde sinir krizleri geçiren genco tüm hıncını telefonundan çıkarıyor, yere attığı telefonun üstünde zıplayarak bu krizleri geçiştiriyordu.. ekrem ve murtaza ise yakın arkadaşlarının bu yaşantısına hayranlık ve daha çok da kıskançlıkla bakıyor, yakın çevrelerindeki kız arkadaş edinme konusunda uzman rüzgarın oğlu genco yu idol olarak görüyorlardı.. müzmin bekar murtaza kısa sürede mezun olup esra erol la izdivaçta hayat arkadaşını bulma planları yaparken, ekrem ise yalnız olmanın verdiği ızdırapla melankolinin bağımlısı olmuştu.murtaza kız bulma konusunda çaba göstermenin yersiz olduğu kanısına varmış, bu konudaki ilacının esra erol un sihirli ellerinde olduğu düşüncesine körü körüne inanmıştı..ekrem ise bir "ihtimal daha var" diyerek umutsuzca çırpınıyor, kampüste,yolda sağda solda gördüğü kızlara "vaktiniz varsa bir çay içelim mi?" sorusunu sorma planını ciddi ciddi uygulamaya koymayı düşünüyordu..ekrem in çaresizliğin körelttiği mühendis adayı beyni arada sırada genco dan yardım talebinde bulunsa da, genco bu soruları "meslek sırrı" diyerek geçiştiriyordu.. murtaza müstakbel eşini bulacağı o programa çıkmadan önce geçireceği süreyi üniversiteye ilk girdiği seneden planlamış ve insanın yaşantısında olması gereken heyecan duygusunu bahis dünyasında bulmuştu. bazen kazanıp bazen kaybediyor, ama gereken heyecanı düzenli olarak temin ediyordu.. ekrem elinden tutup onu bu hayattan çekip çıkaracak birinin gelmesi hayalleri ile yüreğinde yanan kor halindeki ateşi söndürmezken, genco ise non-stop gecelere akmaya devam ediyordu..

20 Şubat 2010

bahis dünyası ve ilişkiler


Yine, yeni bir dönemin başlangıcıydı.. herkesten beklenen dönem başı değişiklikleri bir bir ortaya çıkmakta ve bu tutku,şevk,azimle aydınlanan yüzlerin "öz"lerine dönmelerinin ne kadar süreceği kafamı meşgul etmekteydi.. sabah namazına kalkar gibi erkenden kalkıp gidilen kütüphane aktiviteleri, çizgi filmlerin etkisiyle merak salınan japoncayı öğrenmek için gidilen kurslar, daha önce pişmanlıklarla geçen dönemlerin patlaması gibiydi adeta..yıllarını heba etmiş gençler "ondan da olsun, bunu da yapalım" düşüncesiyle açık büfe bu etkinliklerle nefislerini köreltirken "hacım dersler epey birikti" gibi veryansınlar da tüm bu kütüphane aktivitelerine rağmen eksik olmuyordu.. tüm enerji ve konsantrasyonunu daha değişik aktivitelere yönlendirenler de yok değildi.kız-erkek ilişkilerinde aradığını bir türlü bulamayan ve mutluluğu bahis dünyasının yalancı hülyalarında arayan Ekrem "eğğğğğhhh karışmayın bana" diyerek kendisini doğru bildikleri yola sevketmeye çalışan arkadaşlarına karşı çıkıyor, hayatındaki tek heyecanı bulmanın mutluluğuyla kendisini bahis dünyasının şevkatli kollarına bırakıyordu.. Ekrem'in bahis dünyasına girişinde bahisi bir yaşam stili haline getirmiş yakın arkadaşı Murtaza'nın da etkisi büyüktü.. Murtaza limandan kalkan son "kız arkadaşı" gemisini de kaçırmış gibi karamsar bir ruh haliyle varını yoğunu bahis dünyasına yatırıyor, vücudunun salgılamış olduğu bu ardinalle yaşamını sürdürüyordu.. " born to lose, die to win" gibi felsefeleri benimsemiş Ekrem ve Murtaza paraları da günden güne bu şaibeli dünyada kaybediyor ve ellerindeki ardinalle yetinmek zorunda kalıyorlardı.. Döneme kendine özgü bir başlangıç yapıp hokkabazlığa uzun bir aradan sonra tekrar dönen Genco ise şehirler arası yollarda sürekli olarak Yılmaz Erdoğan'dan yaşayabilme ihtimali adlı şiiri dinliyor, "Tunalı Hilmi, otlu peynir kokusu, karbonmonoksit sonbaharlarla" beynini köreltiyordu.. tüm bu yeni dönem çılgınlıkları ne kadar devam eder, neler olur biter "dönem sonunda" ayrıntılı olarak sizlerle..

gelecek yazılarda Saim'in en yakın arkadaşlarına nasıl sırt çevirdiğini göreceğiz.. "dişi sinek kokusu alan erkek" de yakın tarihte sizlerle..

9 Ocak 2010

flashback

2010 yılının başlarıydı. güz dönemi final haftası gelip çatmış, üniversiteli genç saim yurttan birkaç arkadaşıyla ders çalışmak üzere kütüphanenin yolunu tutmuştu. 2 hafta önce bıraktığı bıyıklarına alışma sürecini çabuk atlatmış, bıyığın ona kattığı ekstra karizmayla kütüphaneye ders çalışmaya gelen üni li kızların hemen dikkatini çekmişti. üniversite yılları saim için 2 cok farklı dönemden oluşuyordu adeta. bıyıklı ve bıyıksız saim.. bıyığın onu tüm bu depresif yaşantısından çekip alacağını bilse, universite yılları onun için tek bir dönemden ibaret olacaktı. bıyıklı saim.. hayatında daha önce hiçbir mutluluk vaadeden felsefeyi (dinler,tanrı,karma.. vsvs.) benimsememiş olan saim 2 hafta önce ayna karşısında anadan doğma bıyık kalınca "bıyığın" gücüne inanmaya başlamıştı. bu hayatının (ilerde olacağı) dans hocalığıyla birlikte iki temel taşından biriydi. derslerinin zor olmasından yakınan saim ne kadar istesede arzuladığı doyurucu notlara bir türlü ulaşamıyordu. o gün yine kütüphanede kodlarla boğuşurken hayatında çok önemli bir dönüm noktası olacak anın yaklaştığından habersizdi.. bir anlık trans haline geçen saim kodların arasında dans eden bıyıklı bir adam figürü görmüştü.. adam adeta çevresindeki herşeyi ignore ederek dans ediyor ve tüm evrende farklı bir çekim gücü oluşturuyordu. güneşin çekim gücü altındaki tüm kahinat adeta alnından, bıyıklarından süzülen ter damlaları ile hiç durmaksızın dans eden bu adama doğru çekiliyordu.. trans hali sona erip kendine geldiğinde saimin aklında tek bir şey vardı. dans hocası olmak..

8 Ocak 2010

dans hocası saim

saim o gece için herşeyi önceden planlamıştı. karşısında durduğu aynada gördüğü siluet ona sonsuz bir güven aşılamış, "herşeyin üstesinden gelebilirsin saim oğlum" diyerek de kendini motivasyonun doruklarına ulaştırmıştı. o gece saim in de müdavimi olduğu dans kulübünün yıllık geleneksel tanışma kaynaşma partisi vardı. saim camiada farklı tarzıyla tanınan ve birçok kadın için çekici, 27 sini bitireli 4 ay olmuş bir sanat adamıydı. 22 yaşından beri bıraktığı bıyıkları, olgun görünüşü ve espri anlayışıyla diğer bir çok erkek dans hocasının kıskanacağı bir kombinasyona sahip olduğunun farkındaydı. ayna karşısında fiziki görünüşü üstündeki son rötuşları da yaptıktan sonra partinin yapılacağı taksim deki mekana gitmek üzere evinden ayrıldı. sokakta yürürken kendine has bir özgüvenle etrafı süzmeyi de ihmal etmiyordu. "diri ve edeleli vücudu" ahenkle kalabalığın içinde süzülüp onu görenlerin dönüp tekrar bakmasına hiç aldırmıyormuş gibi ilerlerken içinden serdar ortaç'ın "ben bu gecelerin adamıyım" adlı şarkısını mırıldanıyordu. mekana bilerek partinin başlama saatinden biraz geç gitmişti. içeri girdiğinde ona doğru dönen gözleri görmeyi seviyordu. arada sırada ayıp olmasın diye görüştüğü üniversiteden birkaç erkek arkadaşı da o gecenin haberini almış ve saimden kendilerini de geceye davet etmesini rica etmişlerdi. saim'in aksine onlar üniversite hayatlarındaki gibi o an da saimin ışıltısından çok uzakta, "hacım belki bize de bişiler düşer" düşüncesiyle geceye katılmışlardı. saim, üniversitede bitirdiği bölümü meslek olarak düşünmemiş, onun için bir tutku haline gelen dans hocalığında camiaya nam salmıştı.mekana girer girmez hemen bardan bir içki kapıp etrafı süzmeye başlamıştı. latin danslarında uzman olan saim, kulübe yeni girenler için düzenlenen bu partinin tek odak noktası olmayı kafasına koymuştu çok önceden. o gece mekandakilere farklı bir tarzda hitap ederek, dansın her kolunda ezici bir üstünlüğe sahip oldugunu kanıtlamak amacındaydı. gecenin sonları yaklaşıken bir anda herkesin dikkatini yeni çalmaya başlayan pek alışılagelmemiş bir müzik çekti. saim pistin ortasında tek başına dururken kalabalık bir anda ona dönmüş ve saimin capoeira yapmaya başlamasıyla şaşkın bakışlar yerini hayranlığa bırakmıştı. dans pistinde adeta süzülen saim bir kez daha amacına ulaşmış erkeklerin kıskanç, kadınların arzulayan bakışları arasında gecenin starı olmayı başarmıştı..

7 Ocak 2010

deneme

"zenci olak mı lan senle artık?" her şey bu cümleyle başlamıştı. teenage çağını yaş olarak atlatmış fakat zihinsel olarak gelişimi yarım kalmış 2 kalkit yurt odalarında her zamanki gibi sığırlanıyorlardı- bu deyiş onlara eskişehirli arkadaşları tarafından empose edilmişti- yarı çıplak halde etrafta koşuşturan ve sürekli dojo ya geç kaldığından yakınan yarım akıllı (sakar olan) nihayet giyinebilmeyi becermiş ve biraz olsun lanet çenesini kapatarak ortamı huzura kavuşturmuştu. huzur diger yarım akıllı için tam bir sessizlik değildi tabi ki. sakar olanın çıkardıgı "ıhı, öhö" gibi hayatının parçası olmuş sesler yankılanmaya devam ediyordu birazdan tek başına kalacağı odada.. gün boyu sıkılmaktan başka bir şey yapmamış olan yarım akıllı (burnu koku almayan) sakar'ın odayı terketmeden önceki son işkencelerine de maruz kalıp günlük "sakar" dozunu aldıktan sonra nihayet sakarsız geçireceği saatlerin hayalini kurmaya başlamıştı bile. sakar odayı terkederken en son "diri vücudum.." tarzında cümleler koridorda kaybolurken gidişinin üstünden 7 dk geçmesine rağmen odaya dönmeyişi, unuttuğu bir şey için odaya dönmesinin artık mümkün olmadığını müjdeliyordu.. odanın biraz daha mature (yazarın ricası..bu kelimeyi türkçe telaffuz ediniz okurken.etmediyseniz baştan alıp tekrardan okuyunuz. yazının bütünlüğü için türkçe telaffuz edilmesi gerekmektedir) üyesi olan kara çocuk bugün ortalıklarda gözükmüyordu. bir gece önce odadan çıkarken ettiği "birkaç gün gelmem, kitaplarımı da aldım ders çalışırım" gibi kimseyi tatmin etmeyen cümlesi ile her halinden ıssız adam olmaya gittiği belli oluyordu.. sakar çocuğun odadan ayrılışıyla yalnız kalan burnu koku almayan çocuk 3 kat aşağıdan gelen "var mısın m.u." olarak da bilinen eskişehirli arkadaşının yakınmalarını dinlerken bulmuştu kendini. var mısın ın söylediğine göre "sığırlanmanın mucidi" diger eskişehirli çete üyesi onu sığırlanma konusunda darlayınca kendini 521 e atıvermişti.. eskişehir çetesinin 3. üyesi oportunist çocuk da yurda pek ugramaz bir kişilikti. sevgilisiyle geçirmediği ve metresi sayılabilecek mfl kuşçularından "i.s.s" den arta kalan zamanında yurtta oportunizmin sınırlarını zorlayan birisiydi. herkesten çok içer, herkesten az sarhoş olur, hayatı hızlı yaşardı. var mısın' ın ders çalışmaya başlamasıyla oda yine sessizliğe bürünmüş ve burnu koku almayan çocuk kaldığı yerden sıkılmaya devam ederken bir yandan da kafasında sürekli yankılanan bir şarkının "where is my mind?" kısmında takılıp kalmıştı..